14 Nisan 2012 Cumartesi

Merih'e giden kosmos gemisinde turistler yeryüzüyce yazılmış şiirler okuyacak.


 zenci müziğine inanmalıyız.


uzun uzun konuşmalarımızın üzerinden, uzun uzun birbirimizin yüzüne bakmadan, neden birbirimizi sevdiğimizi anlamadan, üşüyüp kötü türkiş indi grupları eşliğinde vakit geçirmeyeli, sevişirken morphine falan dinlemeyeli yüz yıl oldu o turuncu kızla. beni ona bağlayan osmanın ona verdiği pavement cd'si değildi, belki yüzyıl sonra beni büyümüş gören deniz' i ufak kafesinde görmemiz, feistin bizi mutlu etmesi, beni öpmesi olabilirdi. ya da babamın yakın arkadaşı fırça bıyıklı has antakyalı mehmet ve ufacık tefecik halleriydi. evet öyleydi, bir de koynundaki gül memeler turunç olmuş kokuyordu... şimdi bile ne zaman taksimde yürürken turuncu saçlı bir kız görsem sırtında çantalı, takış şekli onu andırdığında, bazen tekrar yanımda olmasını isterim öylece.

bu hayatta en sevdiğim reçel gibiydi merih. ne zaman biraz sıkışsak ufak bir alanda, ağzıma bir parmak çalıyorlardı sanki ondan. damağımda kalıyordu; keyfim yerine geliyor, insanlarla iddalara giresim, kavga çıkartasım ya da murakami okuyasım geliyordu. sonra bunları babama anlattım, bana "e tabii aranızdaki şey birazcık aynı gelenekten gelen ailelerden olmanızla alakalı dedi" ama şimdi hiç konuşamıyoruz bi süredir babamla...

allahtan babam hala sağ, gerçi metininki de sekiz gün evvel vefat etti. dün indik cihangire en ucuz sirkeleri yudumlayıp konuşuyorduk metinle. eloğlu değil, basbayağı dost'tur metin. naciyede gözü yoktur. benim ise gözüm bazen çimleri arşınlamış, o yere kaydı. saç yemek üzerine dibe vurup vurup yükselir, bodler gibi hisseder hissetmez ardından ayşemayşeyi arayıp yolda kendimi normal hayata adapte ettiğim o zamanları düşündüm. şimdiyse, üst komşunun çocuklarının gürültüsünden kurtulunca kitap okuyarak gerçek hayata adepte oluyorum sanırım.

"alo, naber? naaptın bugün?"

"hiç sınav hazırlıkları işte, dersane şu bu. sen?"

"hiç bende arkadaşın yanındaydım. içtik biraz. beni özledin mi? "

"evet.. eve gelmene de az kaldı. ne getiriceksin bana?"

belki de tüm konuşmayı, tüm o günleri hatırlamamın en büyük sebebi, telefondaki kız istanbula geldiğinde her şeyin bambaşka olacağını, istersem fıredrik vays' ın üzerinden smaç bile vurabileceğimi, istersem hegel' i bile anlayabileceğimi, şutumu düzeltebileceğimi düşünmem falandı... yani her şey inanılmaz ötesi daha iyi olacağını bilmemdi. oluyodu da.. ikimiz yanyanken meyve tabağındaki en pahalı meyve gibi ya da karvır öykülerindeki nadir kazanabilen adamlar gibi hissediyordum kendimi. son kalmıştım ya da ömrüm gitgide uzuyordu. en güzel filmler benim için vardı. hava benim için tatlı tatlı merihi estiriyor, sıcak yakmıyordu. ama telefon yüzüme yapıştığında sıcak oluyordu.

bu rutin güzel günlerin geçtiği zamanlar, sakin' in dağıldığı zamanlardı, biz o sırada merih' in güzel odasında oturmuş spotify'den müzik dinleyerek onun boynunu yiyorduk, biliyodum o da beni bi şekilde seviyordu, ama en sonunda iki kişinin arasında kalmışlık; vicdan, muhasebe, muhakkeme veyahut merihin içindeki mukaddes hanım teyze kendini gösterdi. kocamandı. boş bulunup bir şeyler söyleyince yatağından kovdu. sarılmadı bile o gece. hayatımda hiç bu kadar rahatsız hissetmemiştim.

sabah oldu, evime döndüm, trt binasının arasından geçerken en iyi dostlarımdan seda'yı aradım, seda ya danıştım. bir ton küfür yediğimde, bu içersinde bulunduğum geçen günlerin, gecelerin bir şekilde "hayat" diye bişeyi oluşturduğunu, bu "hayat" denen şeyin böyle yaşanmayacağını falan öğrendim seda'dan. ama ip kaçmıştı elimden, merih.

eve döndüm, bir kaç gün sonra mezuniyet konuşması vardı ayşemayşenin. ve hiç bişey yazmadığından uzun uzun konuştuk. vantilatör belime belime vurdu. hiç adil değildi, internette konuştuğum insanı beklemem gerekiyordu, halbuki download'ları bile bekleyemiyordum.


neyse işte, bu merih'i hepiniz bir gün tanırsınız. benim de oturmaktan kıçım uyuşur. eğer ben o yaz merih' i tanımasaydım, muhtemelen dünyada hiç "solcu bıyıklı amca" kalmama ihtimali yüzünden şu ana kadar hiç tanışamazdık. roni margiüles bile ölürdü... ama elbet tanışacaktık. çünkü mehmet' in eline doğmuştu merih. mehmet babamın en iyi arkadaşlarındandı ve türk kahvesi en güzel onun mekanında galatasaray maçı izlerken keyif veriyordu.

1 yorum:

  1. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil